September302013

Taraçadaki Turşulu Tost

image

Açıkçası “turşu” kelimesinin kökenini merak ettiğimde yolculuğun bu kadar uzun ve sürprizli geçeceğini tahmin etmiyordum.

Allahın turşusunun öyküsü şöyle:

Kelime Farsça “turş”tan geliyor (ترش) yani ekşi, tuzlu veya insanın ağzını kurutan gibi bir anlamı var. Farsça’da varsa muhtemel Kürtçe’de de vardır diye oraya da bakıyoruz ve “tirş” ve “tırş” gibi iki kelimeye rastlıyoruz; ikisi de “ekşi” demek. Ama özellikle limon veya tuz yoğunluğu için kullanılan sıfatlar.

Osmanlıca’da “türşi” şeklinde şimdiki anlamıyla kulanılıyor ama bir de yanında bonus olarak “torşrû” var. Yani “asık/ekşi suratlı”.

Hem Farsça’da hem Kürtçe’de varsa kesin eski komşu dillerde de vardır deyince birden binlerce yıl önceye gidiveriyoruz: Avesta (Zend) dilinde “tarşna” diye bir şey var; kurumak, susamak manasında.

Yol uzuyor, sonuna kadar gidelim diye biraz daha doğuya gidince ise karşımıza Hint Avrupa’nın kelime köklerinden “ters” fiili, yani “kurumak” çıkıyor.

Şimdi bir dakika… Kelime gittikçe İngilizce’de susuzluktan kurumayı ifâde eden “thirst”e benzer olmaya başladı, acaba bir ilgisi var mı diye İngilizce sözlüklere bakyoruz: Aynen öyle! Thirst de aynı kökten!

Hatta İngilizce etimoloji sözlükleri bize “thirst”ün aslen “terrain” yani “toprak” kelimesiyle de aynı kökten olduğunu söylüyor… Demek ki toprak da bir kuruluk sembolüymüş.

Altı üstü bir turşuya bakacaktık, kendimizi İngiltere’de bulduk diyoruz belki ama, aslen İngiltere kelimesinin tere’sinin de yine turşuyla akraba olduğunu (Angl toprağı: Angl+terra) fark edip kallavi bir YUH patlatıp biraz duruyoruz.

Turşu-tırş-ters-thirst-terra-İngiltere derken, kuru, susuz, garip bir yere geldik.

Neyse, aynen kazmaya devam:

Bu “trs” kökü, Latince’ye “terra” gibi önemli bir kelimeyi verdiyse kimbilir doğudan batıya giderken yol üstünde daha neler bırakmıştır diye düşünürken, neredeyse bütün Akdeniz dillerinde olan bir tanıdığa daha rastlıyoruz: Taraça.

Yani Latince “kuru yer” anlamına gelen “terraceum”un İtalyanca’ya “terrazza”, İngilizce’ye ise “terrace” olarak geçen kardeşi taraça, bize geri gelirken “teras”ı da yanında hediye olarak getirmiş bu arada… O da başka bir sürpriz.

Efendime söyleyeyim, bir de “terra”nın kardeşi “torrere” var. Yani yanmak, kavrulmak. Orta Latince’ye “tostare” olarak geçen bu arkadaşın aslen şu anki kahvaltılık “tost”un (toast) dedesi olduğunu da muhtemelen anlamışsınızdır.

Ne bereketli bir kökmüş arkadaş bu derken ise İngilizce’ye “thirst” olarak geçen Avesta “tarşna” kelimesinin aslen günümüzde Türkçe ve Farsça’da hâlâ yaşadığını fark ediyoruz: “Teşne”.

Yani “susamış/susuzluk çeken/istekli.”

Velhasıl; sofradaki turşunun garip bir kelime olmasının sebeplerini merak ederken, İngiltere’nin isminden yazlıktaki taraçaya, kahvaltıdaki tosttan Starcraft’taki terran askerlerine ve evin terasına kadar hepsinin aynı kökten geldiğini öğrenmiş olduk. Büyüksün etimoloji.

August262012

Türkbükü’nün Ejderhaları ve Esenboğa

hayıtbükü

Tatilin bitmesini, mesaiyle çalışmanın saçmalığını ve hayatın bir üst penceresinden görünen diğer bütün dertleri başka bir zaman konuşmak için kenara bırakarak hemen konuya girmek istiyorum:

Tatil bölgelerinde amma çok ‘bük’lü yer var değil mi?

Ya bir arkadaşınız Ovabükü’ne gitmiştir, ya bir tanıdık Palamutbükü’ndedir, ya ünlüler Bodrum Türkbükü’ne akın etmişlerdir, ya da sigara molasında birileri illa Hayıtbükü’ne yerleşmekten bahsediyordur.

'Bük' kelimesinin anlamı ister istemez bir noktadan sonra insanın aklını kurcalıyor.
Sözlüklerden araştırmaya başladığımızda ise kendisinin aslında oldukça eski bir Türkçe kelime olduğunu görüyoruz. Ta Orta Asya zamanından taşınmış, milenyum devirmiş ama hala yaşamaya devam eden, oldukça yaşlı bir kelime bük. Tıpkı Ege ve Akdeniz’in köylüleri gibi.

Bu coğrafyanın yörük ağırlıklı Türk yerlilerine bakarsak, kullandıkları dilin çok daha arkaik bir Türkçe’ye benzediğini, ses olarak köşeli ve hece vurgulu Orta ve Doğu Asya dillerini andırdığını ve hatta yaşlı teyze ve amcaların gözlerinin çekik ve tenlerinin Asya’daki gibi köseye yakın kavruk olduğunu fark edersiniz. Kaldı ki köy isimlerinde de eski Türkçe hakimdir: Almadüzü, Kargı, Seki, Kınık, Tiğinli, Kargı vs…

Bük kelimesine dönecek olursak:
Bük aslen hepimize çok tanıdık gelmesi gereken bir kelime, çünkü özünde ‘kıvrım’, ‘kıvrılmak’, ‘kavis’ gibi anlamlara geliyor. Yani ‘bükmek’, ‘büklüm’ gibi türevlerini zaten biliyoruz. Hatta sırttaki kamburun kavisini tanımlamak için söylenen ‘bükrü’ kelimesini de hala ‘eğri büğrü’ ikilemesinde kullanıyoruz. Özetle, koylara ve kıyılara verilen bu isim, sahilin kıvrımı yüzünden kullanılıyor ve kıyının kavisli çizgisi yüzünden buralara bük deniyor. Aslında şimdiki anlamına bük = koy desek çok yanılmış olmayız.

Ama hikaye tabii bu kadarla bitmiyor, zira oldukça yaşlı bir kelimeden bahsediyoruz.

Devasa kuyruğu binlerce yıldır en karakteristik özelliklerinden biri olarak kabul edilen ve dünya mitolojilerinin hemen hepsinde görülen efsanevi ejderhalar da bu kelime ile arkadaş. Zira kuyruğun eğilip bükülmesi ve kıvrılması ile tasvir edilen bu canavarın eski Türkçe’deki adı ‘Büke’ (veya böke, veya bike).

Yani aslında Aybüke ismi Ay Ejderhası demek oluyor (Hatta İngilizce karşılığının ‘Moondragon’ olduğunu düşününce işler değişti değil mi?) ve eski Türk mitolojisinde bir sürü büke var: Kaşgarlı Mahmud ve Dede Korkut’ta ‘Yedi başlı yel büke’ var mesela. Sonradan kelime buğa, beğe, beğen (Yelbeğen var) gibi bir sürü hal alıyor.

(Ejderhalar ve ilginç isimleri konusundan şurada iki bölüm halinde bahsetmiştik: Evren, Ejderhalar ve Naziler - 1 Evren, Ejderhalar ve Naziler - 2)


Ve bu noktada, bu yazının son durağında bizi bekleyen ünlü Moğol komutanına geliyoruz.

Son durakta bizi bekleyen abimiz, Moğolların bütün dünyayı gözünün yaşına bakmadan maymuna çevirdiği yıllarda, atının üstünde, hükümdarı Timur’un yanında Anadolu’ya gelen ve Ankara Savaşında Osmanlı’yı alt edenlerden olan bir Moğol komutanı… Şakası yok. O yüzden anasıyla atası ismini ‘rüzgar gibi esen bir ejderha’ koymuşlar. Yani, İsenbüke. Yani, ‘esmek’ ve ‘büke’ kelimelerinin birleşimi. Sonradan İsenbüke komutanın adı havalimanına verilecekken Esenboğa’ya dönüyor.

Velhasıl, bir daha birileri geleceğiyle ilgili hayaller kurup Göltürkbükü’ne yerleşmekten falan bahsederse aklınıza kıvrımlı koyların yanısıra, ejderhalar ve Moğol komutanları da gelsin istedim.


Kendime ve sizlere önemli not:
Bildiğiniz veya tahmin ettiğiniz üzere, buradaki açıklamalar çeşitli kaynaklardan kendi kendim topladığım bilgilerin karşılıklı değerlendirmesinden ibaret. O yüzden İsenbüke komutan konusunda bir başka etimlojik açıklama ihtimalinden de bahsetmek lazım:
‘İsen’ kelimesi, benim akıl yürüttüğüm gibi esmekten ve rüzgardan değil, mutluluktan geliyor olabilir: tıpkı hala kullandığımız ‘Esen kal’ ibaresindeki gibi… Ve sonundaki ‘büke’ de benim akıl yürüttüğüm gibi ejderha anlamındaki büke değil, bildiğin ‘boğa’ anlamındaki ‘buga’dan geliyor da olabilir.

Yani ben burada kendi kendime ‘Adam Moğol komutanıysa ismi rüzgar ejderhasıdır herhalde’ diyorum ama, herifin ismi düpedüz ‘Mutlu Öküz’ de olabilir. Bunu da bilmekte fayda var.

June222011

Türkçe ve “Zenci”lik



Türkçe Olimpiyatları’nda Türkçe konuşan Afrikalı çocukları görünce, nicedir aklıma gelen ama buraya yazmaya fırsat bulamadığım bir kelimeyi hatırladım: Zenci.
 
“Zenci” kelimesinin kullanımı, ayrımcı söyleme dahil olduğu iddiasıyla kimi kesimler tarafından tenkit edilse de, bu henüz herkes tarafından bilinen ve kabul gören bir yaklaşım olamadı.
 
Peki gerçekten ayrımcı ve ırkçı bir kelime mi “zenci”?

Son zamanlarda olimpiyatlar sağolsun, siyah kardeşlerimizi normalden daha fazla görür olduk ama, biliyorsunuz Türkiye’nin kendi siyah nüfusu zaten var, lakin pek kalabalık değiller.

Ege ve Akdeniz Bölgesi’nin bazı köylerinde (ve muhtemelen benim bilmediğim başka yerlerde de) yaşayan siyah vatandaşlar, kuvvetle muhtemel Osmanlı zamanında köle ticareti amacıyla Afrika’dan getirilen insanların torunları.

Türklerin ve Türkçe’nin (coğrafi sebeplerle) siyah insanlarla çok geç tanıştığını düşününce, “zenci” kelimesinin Türkçe olamayacağını da otomatik olarak anlamış oluyoruz.

Peki bu kelime Türkçe değilse necedir?

Bu soruyu sorduğumuz çoğu zaman olduğu gibi, yine Farsça’ya ulaşıyoruz. Farsça’ya ulaşınca da, aslında yazının merkezindeki soruya da ulaşmış oluyoruz:

Madem “zenci” denen insanlar Afrika’dan geldi, kelime nasıl Farsça’dan geliyor?

Yolculuk başlıyor.
Efendim, ilk durağımız, Afrika’nın Doğu kıyılarında bir ülke olan Tanzanya.
Tanzanya’nın en büyük şehirlerinden biri olan Zanzibar, (çok eski ve silik yerleşimleri saymazsak) ismini ve önemini İranlı denizcilere borçlu. İranlılar uzun süre bu şehri Doğu ve Afrika ile ticaret yapmak kullanmışlar. Hatta kentteki Fars eser ve etkilerini görmek hala mümkün.

Ve kolayca tahmin ettiğiniz gibi, şehrin ismi, yani “Zanzibar” ve “zenci” kelimeleri aynı kökten geliyor. Bu kök ise “zang”.
Yani (sıkı durun) “pas”. Evet bildiğiniz demir pası. “Paslanmak”taki pas.

Demek ki “zenci”, “paslı insan” demek. Peki madem kelime kökü “zang”, son hali neden “zangi” veya “zengi” değil de zenci”?

Çünkü Farsça’dan Arapça’ya geçen kelimelerin sonundaki ‘g’ harfi belli bir dönemde ‘c’ye dönüşüyor, bundan Türkçe de payını alıyor.

“Zanzibar” veya “Zangibar” ise kelime anlamı olarak “Zencilerin sahili” gibi bir anlama sahip. Ve şehrin köle ticareti konusunda oldukça acı bir tarihi var. Osmanlı’nın siyah kölelerinin, yani şimdiki Ege köylülerinin de oralardan gelmiş olması, hiç de uzak bir ihtimal değil.

Yani, İngilizce’de, Latince “siyah” kökünden gelen ve aşağılayıcı olduğu için kullanılmayan “negro” kelimesi bile, “paslı” manasına gelen “zenci” kelimesi yanında oldukça masum kalıyor.

Tuhaf bir detay daha var:
Bu zalim kelimeyi doğuran dilin Farsça olması da tam bir ironi… Çünkü, sırf başka bir dil konuşuyor diye Araplar tarafından kendisine “beceriksiz, barbar” manasına gelen “Acem” kelimesiyle hitap edilen İranlının, elin zavallı Afrikalısına “Paslı” demesi hoş olmamış…

Velhasıl, yolunuz Ege köylerindeki siyah hemşerilerimizin köylerinden birine düşerse, İranlı denizcileri, siyah oldukları için “paslı” denilen insanları, kölelik döneminin acısı içinde, torunları ise başka kıtalarda yaşatan Zanzibar’ı hatırlayın istedim.


Not:
Ha, şunu da söyleyeyim: Bazı İngilizce kaynakların Zanzibar’ın etimolojisini ‘Taş Şehir’ olarak açıkladığını görebilirsiniz, bu büyük ihtimalle yanlış. Büyük ihtimalle diyorum çünkü düşünüp taşınıp, yanılma payımı da saklı tutarak şu sonuca varabildim: Muhtemelen ‘Zang’, yani ‘pas’ kökünü ‘seng’, yani ‘taş’ kelimesine benzetmişler ve bu yüzden Zangibar kelimesinin aslen Sengibar olduğunu sanmışlar.

June102011

SEZAR’IN MAVİ EKRANI


 

‘Korsan’ların bilgisayarla ilişkisinin bir de etimolojik boyutu var.
Bugünlerde Anonymous isimli grubun Türkiye’deki devlet sitelerine korsan saldırılar düzenleyeceği haberi oldukça ilgi gördü. Ben de zamanında merak edip öğrendiğim bir şeyi sizinle paylaşmak istedim: Denizcilik terimlerini genelde ithal eden Türkçe, neden elin ‘pirate’ dediğine ‘korsan’ diyor?

'Korsan' kelimesi, aslında Latince’deki ‘corso’ kökünden geliyor. Yani koşmak, yol almak, ilerlemek. Deniz yolculuğu anlamında kullanılan ‘cursus’ da bu kökten devşirme. İkinci anlamı ise saldırı. Ve sonuna Latince’nin isimden sıfat yapma soneki olan ‘-arius’u alıp ‘corsarius’a dönüşünce, uzun yıllar Akdeniz dillerinde yaygın olarak ‘deniz haydutu’ manasında kullanılan bir kelime oluveriyor.

Aslen kelimenin doğum yerinin Adana açıkları olmasından da çekinmiyor değilim. Çünkü Roma’nın, zamanında denizde terör esiren Kilikya Korsanları’ndan da çok çekmişliği var (Sezar’ı bile kaçırmış adamlar).

Neyse..

Şu an ‘korsar’ değil de ‘korsan’ diyorsak, sebebi muhtemelen Arapça. Çünkü ‘corsarius’, Arapça’da ‘qurşal’, ‘qurşan’ gibi hallere bürünüyor (Kilikya ihtimalini tekrar düşünmedim desem yalan olur).

Bu arada, ‘corso’ ve ‘cursus’, binyıllar sonra hala fark etmeden kullandığımız birçok kelimenin de kökü. Mesela İngilizce’de ‘halihazır’ (ve aynı zamanda akış) manasına gelen ‘current’, ‘haftaya kesin gidiyoruz’ dediğimiz GoKart’taki ‘kart’, kariyer kovalamaktan bıkanların imdadına yetişen aşçılık ‘kurs’ları ve her gün duyduğumuz dolar ‘kur’u gibi bir sürü kelime, aslında ‘ilerleme, akış, yürüme, devam etme, vs’ anlamlarını taşıyan ‘corso’nun farklı torunları.

Gelelim ‘korsan’ kelimesinin bilgisayarla ilişkisine:
'Corso', yani koşmak kökü, bugün bütün bilgisayarların ekranlarında gördüğümüz ‘cursor’ın da kökü. Yani kaba bir çeviriyle ‘cursor’; koşan, koşturan falan gibi bir şeye denk geliyor. Zaten birkaç yüzyıl önce de ‘koşucu, koşarak gelen ulak’ anlamlarında kullanılmışlığı var.

Velhasıl, modern çağın sanal korsanlarının, sadece yaptıklarıyla değil, kullandıklarıyla da eski çağın korsanlarıyla benzer köklerden faydalandığını kim tahmin ederdi?
Bir daha birileri ‘korsan’lıktan bahsederse, Sezar’a kök söktüren Adana korsanları ile bilgisayar körsırının aslen akraba olduğunu hatırlayalım istedim.

January102011

Yüz numaranın hikayesi strikes back.

Hatırlayacağınız gibi “tuvalet” manasına gelen “yüz numara” ibaresinin garabeti hakkında geçenlerde ufak bir denemem olmuştu. Bazı okurlardan itiraz sesleri yükselince, aslında işin başında rast geldiğim, ama yeterli kaynak bulamayınca ikna olamadığım için anlatmamaya karar verdiğim bir olasılığı tekrar ele almaya karar verdim. Çünkü ikna oldum, bu açıklama daha mantıklı görünüyor.

Orhan'ın, sevgili Aliye hanımın, Selim ve saygıdeğer babası Burhan Ünlüsoy’un ve en nihayetinde Murat Belge’nin yazdıklarından derlediğim açıklama şöyle:

Fransızca’da okunuşu birbirinin tamamen aynı olan iki kelime var: Biri “cent”, diğeri “sans”. İlki “yüz” anlamına gelirken (century, centurion), ikincisi Türkçe’deki “-sız” eki gibi bir anlama sahip (sans-serif: serifsiz).

Ayrıca, eski zamanlarda Fransa’da otellerin, hanların her katında tek bir tuvalet olurmuş ve diğer odalarla ve oda numaralarıyla karışmasın diye kapısına “00” yazılırmış. Yani “numarasız”… Fransızcası ile “sans-numéro”.

Gelin görün ki aslen “numarasız” manasına gelen “sans-numéro”, aslen “yüz numara” manasına gelen “cent numéro” ile okunuş olarak tamamen aynı olduğu için, bunu duyan bir memleketlimiz, “Gavur kenefe yüz numara diyormuş,” diye düşünüyor ve bu yüzden günümüze gül gibi bir miras bırakıyor.

Velhasıl, dilbilimde bazı konuların açıklanabilir değil, ancak anlatılabilir olduğunu söylemiştik, aynen öyle olmuş.

Son olarak, beni uyaran herkese en samimi duygularımla teşekkür eder, ilk gördüğü hikayenin üstüne layıkıyla gitmeyen kendimi tenkit eder, yüz numara hikayesinin ilk halinin hala ilginç olduğunu düşündüğüm için silmememi mazur görmenizi dilerim. 

December112010

Evde denizci, doğuda fahişe, batıda kaldıraç.

İstanbul’da denize çok da yakın olmayan Levent muhitinin Osmanlı’nın deniz neferleri olan leventlerle ne alakası var diye düşündüm geçen, başa bir uzun hikaye çıktı altından, şuymuş:

 

‘Levent’ kelimesinin kökü, latince ‘levare’ye dayanıyor. Yani kaldırmak, yüksel(t)mek. İngilizce’de ‘manivela, kol, kaldıraç’ manasına gelen ‘lever’, ve ‘yükselmek’ manasındaki ‘levitate’; Türkçe’de ise ‘levye’ ve ‘rölyef’ aynı kökten.

 Bu açıklamalarla birlikte sanırım yazının başlığındaki ‘batıda kaldıraç’ olma kısmını açıklamış olduk.

 

Peki denizciler neyi nerden kaldırıyor da ‘levent’ olmuşlar?

Bu sorunun cevabı da aslında denizcilerin bir şeyi kaldırdığıyla değil, nereden geldikleriyle ilgili: Doğudan. Yani güneşin ‘yükseldiği’ yerden. İtalyanca’da bulunan ‘marino di levanti’ (şarkî denizci) hitabı aslında leventlerin isimlerini borçlu oldukları tamlamadır diye tahmin ediyorum.

Bu şekilde ‘evde denizci’ kısmını da açıklamış olduk.

Gelelim doğuda fahişe olma kısmına. Farsça’daki ‘levend’ kelimesi aslında bizim ‘levent’le aynı şey değil. ‘Başıboş, aylak, serseri, fahişe’ anlamlarına geliyor. Bu yüzden, denizcilerin eğitimsiz ve başıboş bir nefer topluluğu olduğu için Farsça ‘levend’ ismini aldıklarını düşünenler var, yukarıda yazmaya çalıştığım sebepler yüzünden katılamıyorum (Ayrıca, aleni bir küfrün denizcilere isim olması ihtimali de çok yüksek değil bana göre).

Doğuda fahişe olma kısmını da açıkladıktan sonra isterseniz bütün bunları yazmamın ilk sebebine gelelim: Semt ile denizcilerin ilişkisi nedir?

Leventler bu bahsettiğimiz başıbozuklukları, eğitimsizlikleri yüzünden artık Osmanlı’nın canına tak ettiği yıllarda (1700’lerin sonu, 1800‘lerin başı), daha fazla araz çıkarmamaları için kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde eğitime alınıyorlar. Osmanlı’nın modern orduya geçiş sürecindeki ilk askeri eğitim binalarından biri olan bu mekana ise ‘Levent Kışlası’ deniyor haliyle. İşte o zamanların kuş uçmaz kervan geçmez yeri şimdinin Levent semti. Olay buymuş özetle.

Velhasıl, günün birinde Levent metrosunda indiğimizde levyenin, doğudan gelen adamlar olan marino di levanti’nin, leventin ve levendin hikayesini belki hatırlarız diye anlatayım dedim.


Not: İzmirli arkadaşlar, sorunuzu unutmadım; evet ‘levanten’ de aynı kökten. Hem doğulu tüccar, hem doğuya yerleşen Avrupalı, hem de Suriye-Lübnan-Ürdün tarafından gelen kişi manasında kullanıldığı oluyor.
December72010

Bölümlerinin 20. kuruluş yıldönümü için mikrofonu Budapeşte Teorik Dilbilim Programı üyelerine bırakıyoruz: We are the world, We are the linguists…

December52010

Yüz numaranın hikayesi

Bu seferki kelime ve hikayesi, dilin bazen açıklayabileceğiniz kurallarla değil, sadece anlatabileceğiniz hikayelerle geliştiğine dair süper bir örnek.

Bildiğiniz gibi ‘tuvalet’ dediğimiz yerin bir sürü farklı ismi var: kenef, abdesthane, ayakyolu, lavabo, yüz numara, vs vs.
 
Benim aklımı kurcalayan ise ‘yüz numara’ oldu nedense. Arkadaş, diğer kelimeleri şöyle ya da böyle anlayabiliyorsun da yüz numara ne alaka?
 
Sorunun cevabı için biraz geçmişe gidiyoruz: İnsanoğlu çok eski zamanlardan beri tuvaletleri kullanmasına rağmen, evinin bir parçası yapmak için epey bekledi. Kraliçenin ta kendisi için iç mekandaki ilk ‘water closet’i tasarlayan Sir John Harrington bile bunun işe yaramaz bir şey olduğunu söyleyen insanlar yüzünden icadının hayata geçtiğini göremedi… Ama bugün Amerikan İngilizcesi’nde ‘tuvalet’ anlamında kullanılan ‘John’ kelimesinin isim babalığını yapmış oldu.
 
Ve kraliçenin bile tuvaletinin olmadığı günlerde Fransa’da pislik dolu kapların balkonlardan aşağı, sokağa atılması gibi bir alışkanlık vardı. Tabii ki Fransızlar nezaket gereği bu pis suyu aşağıya boca etmeden önce, sokaktan geçen hanımefendi ve beyefendileri uyarmak amacıyla şöyle bir cümle çığırırlardı: ‘Garde a l’eau!’Yani, ‘Dikkat, su!’

(Yazının burasında, böylesi bir eylem için böylesi bir cümlenin olması ironisini düşünmek için bir otuz saniyelik mola vermek isteyebilirsiniz, anlarım.)

Neyse efendim, gel zaman git zaman bu Fransız cümlesi İngilizce’ye geçti. Ama Edinburgh üzerinden… Edinburgh sakinleri de Fransızlar gibi evden aşağı su falan dökecekleri zaman böyle bağırmaya başladılar, ama aksanları yüzünden kelime değişti, ‘gardyloo’ halini aldı.
Böylece yeni bir toprakta yeni bir isme bürünen kelime, serüvenine tam hız devam ediyordu ki 19. yüzyıl ile birlikte tuvaletler hayatın bir parçası haline gelmeye başladı ve bir yerlerde, bir şekilde muhtemelen ‘içinde pis su olan şey’ gibi bir özetleme yapma ihtiyacı için önündeki kısmı düşürdü ve ‘loo’ olarak kaldı.

Ve geliyoruz Türkçe’deki yüz numaraya… Bu hikayenin ‘Garde a l’eau’ ile başlaması, oradan ‘gardyloo’ya dönüşmesi, sadece ‘loo’ şekline evrilmesi gibi bir süreçten sonra Türkçe’deki ‘yüz numara’ya da isim babalığı yapabilmesi şöyle oluyor:
İngilizce ‘loo’ kelimesi, 100 rakamına yazılış olarak benzediği ve Türkiye’den giden biri de ‘loo’yu 100 sandığı için şu an tuvalete ‘yüz numara’ diyoruz. Bu kadar… Etimoloji, dilbilim kuralları falan değil, bildiğin yanlış anlama, o kadar.

Velhasıl, başta yüz numaranın hikayesini merak ederken bu kadar saçma ve beklenmedik bir sonuca geleceğimi hiç düşünmemiştim, ama sanırım dilin insanın açıkladığı kurallardan çok daha organik ve karmaşık bir şey olduğunu hatırlamak için güzel bir mazeret oldu.
October32010

Magazin dünyası

'Magazin' kelimesinin aynı anda hem şarjör, hem de dergi anlamına gelmesinin acayipliğine takmıştım geçenlerde. Meğer cevap aslında yine buralara dayanıyormuş.

İngilizce sözlüklere göre kelimenin İngilizce’ye girmesi 14. yüzyıl civarlarına denk geliyor ve doğudan geliyor (Doğudan bilim ve ticari mallar almanın zirvede olduğu zamanlar. Arapça /xazn/ kökünden geliyor (baştaki x’i gırtlaktan gelen ‘ağır ğ’ gibi okuyunuz); yani depolamak, saklamak, ambar, vs. Yani bildiğiniz ‘hazne’, ‘mahzen’, ‘hazine’ ile aynı kökten. Hatta ‘hazine’nin çoğul şekli olan ‘mehazin’ gibi bir kelimeden geçti muhtemelen. 

Daha batıya Yunanistan ve İtalya üzerinden giden kelimemiz, Fransa’da ‘magasin’ olarak hayat buluyor, oradan da ‘silah ambarı’ manasını sırtlanarak İngilizce’ye geçiyor. Böylece 18. yüzyıl civarında ‘Beyefendilerin Mühimmat Deposu’ gibi bir şekilde çevirebileceğimiz ‘Gentlemen’s Magazine’ isimli bir mecmua sayesinde ise ismine bir de ‘süreli yayın’ anlamını katıyor (muhtemelen ‘bilgi deposu’ alt anlamını da sahiplenerek tabii).

Velhasıl, hem depolamak, hem de mühimmat anlamlarını taşıyan bu güzide kelimeyi, hem silah şarjörü, hem dergi, hem de kameranın film kutusu şekillerinde görebiliyorsak, sebebi Arapça’nın ‘hazine’sidir diyebiliriz rahatlıkla.

Son dakika haberi: Türkçe’deki ‘mağaza’nın kökü de /xazn/ imiş, kelimenin İtalyanca’sının Yunanca çoğulu ‘mağazia’dan devşirmeymiş…

Ulan amma dolanmış yine geri dönmek için…

September142010

diyor ki…

Şu adam ekmek, domates, tuz yediği icin güzel değildir. İyi uykularının, bahtiyarlığının sebebi yalnız ekmek, domates, tuz olamaz. Ekmek, domates, tuzda bahtiyarlığın sırrı ile vitaminleri yoktur. İyi, basit insanlar da levrekleri yumurta ile kızartıp kuzu kaburgasının leziz etini francala ile yerken şarap içebilir. Bol, çeşitli salatalardan atıştırabilir. Bu, güzel rüyalara mani değildir. Bilakis, levreklerde, şaraplarda, pirzolalarda güzel rüyaları süsleyecek malzeme bol boldur. Kime söylüyorsun? Yol amelelerinin, toprak kazıcıların, alınlarını şahadet parmağıyla silip terlerini sildikleri anda bir çınar gölgesinde böylece düşünüp kalıyorum.

Bir dost bulsam, onunla düşündüklerimi münakaşa edebilsem, ne iyi olurdu! Yalanı, gerçeği, iyiliği, fenalığı… mevzu dolu kardeşlik!

Sait Faik

← Older entries Page 1 of 13